Eskiden sadece yazılarımızı, resimlerimizi, müziklerimizi ve günlük hayatta gelir geçer şeyleri dijital olarak bilgisayarlarımızda saklıyorduk. Böylece ne istesek elimizin altında oluyordu. Zamanla daha da gelişen ve hacimleri artan kayıt teknolojileri sayesinde, artık hemen her şeyi dijital ortamlarda saklıyoruz. Elektrik faturalarımızdan aile fotoğraflarımıza, sevgilimizle yaptığımız sohbetlerden iş görüşmelerine, müze envanterlerine, tarihi eserlerin bilgisayar ortamına aktarılmış bire bir dijital kopyalarına kadar herşey küçük birler ve sıfırlar olarak kaydediliyor. Yani hayatımız, tarihimiz, kültürümüz, bizi biz yapan hemen hemen her şey.
Bunun ne kadar tehlikeli bir şey olduğunun farkında mısınız?
NASA, 1960'larda yaptığı araştırmaların sonuçlarına artık ulaşamadığını, bunların kayıtlı olduğu verilerin okunamadığını belirtti. Hayır, verilerin kayıtlı olduğu ortamlarda bir sorun yok, gayet düzgün çalışıyorlar. Sorun, bu veri türlerini okuyabileek bir bilgisayarın artık kalmamış olması.
Şu ana kadar ne kadar çok şeyin yok olup gittiğinin farkında mısınız?
Son kırk yıldır yazılmış olan bilgisayar programları, analizler, resimler, müzikler, dosyalar, işlem tabloları... Bunların milyonlarcası bir daha bulunamayacak şekilde yok olup gitti. Yüzlerce milyonu da yok olmak üzere.
1970 öncesindeki hemen hemen tüm bilgisayarların amacı çok teknikti. Belirli bir işi yapabilmek üzerine özel hazırlanmış makinelerdi. O yüzden, bunların var olmaması aslında insanlık açısından pek sorun değil. Fakat 70'ler sonrası bilgisayarlar evlere ve okullara girmeye başlayınca insanlar bu bilgisayalar ile birşeyler üretmeye başladılar. Sonuç olarak 1980 ortalarında da multimedya dediğimiz şeye kavuştuk. Asıl tehlike 70'ler sonrası üretilen bilginin yok olup gitmesi.
Ve bunlar yok olmaya başladılar bile.
NASA şu anda verilerini kurtarmanın, daha modern bir depolama sistemine aktarabilmenin yollarını arıyor. Bu şimdilik çok zor, çünkü bu teknolojiyi üretmiş olan IBM çalışanlarının çoğunun eski teknoloji hakkında fikri bile yok. Kurtarılması gereken veri miktarı ise korkunç boyutlarda.
Bütün bunların sebebi bilgisayar teknolojisinin çok hızlı bir şekilde gelişmesi değil. Sorun, bilgisayarın büyük şirketlerce yalnızca alınıp satılacak bir meta olarak görülmesi ve yeni bir bilgisayar çıktığı anda insanların ellerindekilerini atıp yenisini almaya yönlendirmeleri.
Bu büyük şirketlerin farkedemedikleri bir şey var: Bilgisayarlar artık günlük işlerimizin bir kısmını kolaylaştıran lüks makineler değil, yok olmaları halinde mağra devrine geri döneceğimiz kritik öneme sahip yaşamsal makineler. NASA bile, IBM bile 30-40 yıl sonra kendi ürettiği biglisayarlarda depoladığı kendi verilerini okuyamıyorsa, biz 30-40 yıl sonra ne durumda olacağız? Yazdığınız bir yazıyı, çektiğiniz bir fotoğrafı, bestelediğiniz bir müziği veya sevdiğiniz bir filmi arşivlemenin ne anlamı kalıyor o zaman? Nasılsa bunları size gösterebilecek bir bilgisayar ortada olmayacak.
Bu sorunun çözümü ise bilgisayar sistemlerinin birbirleri ile uyumlu olarak üretilmelerinde yatıyor. Örnek vereyim: Eskiden Amiga bilgisayarlarda iff denilen bir resim dosyası türü vardı. Photoshop ilk versiyonlarında bile hala bu dosya türünü desteklerdi. Artık desteklemiyor. Eğer emülatörünüz yoksa, 85-95 yılları arasında yapılmış olan milyarlarca iff resmini açmanız artık mümkün değil.
Ayrıca dijital verilerin ne kadar kırılgan ve bozulmaya yatkın olduklarını da biliyoruz. Şimdi birileri çıkıp sabit disklerin uygun ortamlarda 50 yıl dayanabildiğini söyleyebilir. Haklı da olur. Evet dayanabilir. Peki, elli yıl sonra o sabit diski hangi bilgisayar okuyabilecek?
Analog, yani normal negatif filme çekilmiş ve basılmış bir fotoğraf üç yüz yıl kadar dayanabilir. Bu fotoğrafın üzerine kahve de dökseniz, köşesini de yırtsanız, yıllar sonra sararsa da yine de fotoğraf oradadır ve size birşeyler gösterir. Dijital ortam ise bu konuda daha hala çok "ilkel": Bir şey ya vardır ya da yoktur. Zamanla solan dijital fotoğraf diye bir şey olmaz. Fotoğrafı oluşturan veriler biraz bozuldu muydu ortada fotoğraf diye bir şey kalmaz.
Emülatörlerin bu sorunlara biraz çare olabildiklerini söylemiştim. Peki, bu durum ne kadar sürecek? Şu anda bulunan emülatörlerin çok büyük kısmını "retro" tabir edilen eski bilgisayarlara gönül vermiş kişiler geliştiriyor. Büyük şirketler, yani bilgisayar teknolojisine yön verenler ise oralı bile değiller. Bu gönül vermiş insanlar artık emülatör yazmakla ilgilenmedikleri zaman ne olacak? 30 yıl sonra hala bu emülatörler geliştirilecek mi? Açıkçası bana hiç öyle gelmiyor; bir kısmının geliştirilmesi durdu bile. İnsanlar gayet haklı olarak tüm zamanlarını ve paralarını bir emülatörü geliştirmek için harcayamayacak kadar meşguller.
Uzun lafın kısası: Tüm medeniyetimizi, tüm tarihimizi dijital ortamlara kaydediyoruz ve hiç bir büyük şirketin bunun devamlılığını sağlamak gibi ne bir düşüncesi var ne de planı. Bu plan ve düşünce eksikliği yüzünden ise nasıl şu anda 30 yıl önceki veriler okunamıyorsa, 30 yıl sonra da bugünkü veriler okunamıyor olacak. Bir süre sonra ise geçmişini bilmeyen veya her yüz yılda bir tekrar keşfetmek zorunda kalan balık hafızalı bir ırk olarak evrendeki varlığımıza devam edeceğiz. Tabii buna var olmak denir mi bilmiyorum...